Mabeyinci Pavlos ve Ayasofya’nın Betimi

Paulos Silentiarios, Samih Rifat’ın kullandığı adıyla Mabeyinci Pavlos, İmparator I. Justinianus ve İmparatoriçe Theodora döneminde İstanbul’da, o zamanın Konstantinopolis’inde bir saray görevlisiydi. Silentaiarios ismi, Robert Brasillach’a göre ‘Ozan adlarının en güzeli’, “Sessizliği, suskunluğu sağlayan kişi” anlamına gelmektedir.

Bu anlam bir ozan için gerçekten de gurur verici olmalıydı. Sarayın dışında bir yerlerde, görkemli Ayasofya’da onun şiiri okunuyordu, bu büyüleyici dizelerin kalabalığı sakinleştirdiğini, herkesi birer birer kendi zihnine döndürdüğünü hayal edebiliyorum.

Mabeyinci Pavlos, ikinci kez açılan ve hala ayakta olan kiliseyi ve günümüzden yüzyıllar önce yıkılmış olan ambon’u (kutsal metinlerin okunduğu kürsü) tüm detaylarıyla betimlemişti, ancak bunu yaparken sözlerinin ışıltısı ve dünya dışılığı asla yok olmuyordu. Kubbeleri, yaldız başlıklı sütunları ve kemerleri anlatıyordu, tüm bunları saran, ‘Yaşam Doğuran Mesih’in kulaklarını hoşnut eden uyumlu bir sesten’ de bahsediyordu.

“Buradan uyumlu bir ses yükseliyor gece boyu ve hoşnut ediyor Yaşam Doğuran Mesih’in kulaklarını, din adamları değişe değişe okuduklarında sofu Davut’un benzersiz mezmurlarını.”

Şiiri okurken bu sesi duyabilirsiniz, ondan etkilenebilirsiniz ve kendinizi sürekli değişen, ama yüzyıllardır kültürler ötesi bir özü koruyan Ayasofya’da bulabilirsiniz. Tapınak ayaktadır, şiir hala okunmaktadır, her yerin ve her şeyin en ufak parçalarına kadar ufalandığı bir çağda, ulaşılabilir ve kapsayıcı olduğu sürece Ayasofya’nın varlığını bir mucize olarak nitelendirmekte bir sakınca görmüyorum.

Ancak bunlara rağmen, Ayasofya bir tapınaktı, ve şekil değiştirse de bir tapınak olarak kaldı. İyiliği yücelttiği doğruydu, ancak inanç ve hırs için yapılan kötülükleri de dışlamıyordu. Temsil ettiği ve tanık olduğu tarih için tapınağı idealize etmek ya da onu suçlamak bana aynı derecede anlamsız geliyor. Bu nedenle onun hibrit yapısını seyretmenin ve dinlemenin verdiği hazdan daha çok bahsetmek istiyorum.

“Sizleri bunca zaman başka bir gösteri için toplamış olsaydım, kuşkusuz sıkıcı bulurdunuz sözlerimi. Ama bugün iyi biliyorum ki hepiniz, yeniden tapınağa koştuğunuzda, bakmak kadar duymak da istediniz.”

Onun yüksek tavanının, kubbelerin altında belki koyu griye bulanırsınız, belki tepenizde yüzlerce küçük lamba yanmaktadır, içiniz ürperebilir, yüzlerce nefesin sıcaklığı başınızı ağrıtabilir. Gözlerinizle gördükleriniz değişecektir, hissettikleriniz de öyle. Bu Ayasofya’ya özgü bir karmaşanın ürünüdür, onun ‘yedi kutsal kapısından’ dışarı taşar ve bütün şehri kaplar. Onu ve bu şehri bu kadar heyecan verici kılan şey bu karmaşadır, zamanın ve mekanın olabildiğince birbirlerinden bağımsız öğeleri bir arada var olmaya çalışırlar. Bunu her zaman başaramazlar, ancak başardıklarında ortaya göz alıcı bir şey çıkar, ‘İlkbahar mevsiminde, tüm dorukları yaldıza boyayan o öğle güneşini görmüş gibi’ olur insan.

Bu ‘öğle güneşinin’ yanında bir de ‘gece güneşinden’ bahsediyordu Mabeyinci. O yıldızları, göklerdeki ışıltılı imgeleri anlatırken tapınağın kubbeleri de gökle bir oluyordu. ‘Cennetin kapılarını’ açan bu tapınak gündüzün ve gecenin doğal ışıklarını bir arada insanın imgelemine düşürüyordu.

“Nasıl ki yolcular, bulutsuz bir havada, yıldızların bir o yana bir bu yana atıldığını görürler: Biri o tatlı Akşam Yıldızı’nı seyreder, birinin gönlü Boğa’dan yana gider.”

Mabeyinci Pavlos’un yaşadığı dönemde, MS altıncı yüzyılda, Bizans İmparatorluğu bir ‘Grek’leşme içindeydi, Mabeyinci de şiirlerini Yunanca yazıyordu. Bu Yunan etkisi, kiliseyi ve ambon’u betimleyen iki şiirde kendisini açıkça belli etmektedir. Şiirlerde ‘Yaşam Doğuran Mesih’in temel alındığı Hristiyan inancı, bu inancın çeşitli öğeleri ve karakterleri Yunan mitolojisinin karakterleriyle bir arada söyleniyordu. Mabeyinci Pavlos, zaferi ‘kanatlı Nike’ diye çağırıyordu, gökyüzünün yoğun pembesini anlatırken şafak tanrıçası Eos’u ve onun gül kollarını anıyordu, kendi dizelerini de güzel sesli Siren’lerinkine benzetiyordu.

“Kubbenin dibine de beş kere sekiz pencere kemeri yerleştirilmiş, güzel saçlı şafağın parıltısı içeriye süzülsün diye.”

Yine mitolojiye özgü bir antropomorfizmi şiirde yakalamak mümkündü. Mabeyinci, Konstantinopolis şehrini, onlar için ‘bereket kaynağı Roma’yı kişileştirmiş, ondan ‘ece kent’ diye bahsetmiş ve onun İmparatorla olan bir diyaloğuna da yer vermişti.

“Haydi mutlu insan, madem yarama merhem sürmek senin elinde, uzat o dalga dalga akan bereketin kaynağı elini!”

Yunan etkisi yalnızca bu anıştırmalarda ve kişileştirmelerde göstermiyordu kendini, Mabeyinci Pavlos’un dizeleri antik çağ ozanı Homeros’un söylemine oldukça yakındı, zira kendisi de Homeros’tan bahsediyordu şiirinde. Ancak Mabeyinci’nin şiirinin içeriği ve yansıttığı duyarlılık Homeros şiirindekinden oldukça farklıydı. Soyutlaşmış ve bulanıklaşmış bir dünya görüşünü, somut ve fiziksel Homeros söylemiyle anlatarak Ayasofya’nın değişken yapısının bir ön izlemesini sunuyor gibiydi Mabeyinci. Onun şiirindeki Homerik somutluğu ise insanlar değil; mekan, ışık ve renkler sağlıyordu. Tapınak vardı, ‘tohumsuz bir doğumla ölümlü görüntüsüne bürünen lekesiz Tanrı’ vardı, Mabeyinci’nin sözleri ise fiziksel ve fizik ötesi dünyaların arasında bir köprü gibiydi, kalan her şeyi suskunluğa itiyordu.

“Kim söyleyecek Homeros’un çınlayan sözcükleriyle avaz avaz, yüce tapınağın onca sağlam duvarları ve onca geniş zemini üstünde toplanan o mermer çayırların şarkısını?”

Mabeyinci’nin gündelik konuşmadan çok uzak dili, göz kamaştırıcı övgüleri Ayasofya’nın heybetiyle ve gerçek dışılığıyla uyumlu gibidir. O göğe yakın kubbenin altında durduğunuzu ve başınızı yukarıya kaldırdığınızı hayal edin, altın renkli bezemeler gözünüzü alacak, altı kanatlı Kerubilerle göz göze geleceksiniz, zihninizde ister istemez bir uğultu çınlamaya başlayacak. Yüzyılların biriktirdiği ulu bir yoğunluğu, milyonlarca bilincin süzgecinden geçmiş bir ışıltıyı anlık olarak tadacaksınız. Böyle bir deneyimi olağan sözlerle tanımlamak haksızlık olmaz mıydı?

“Ve sen, lekesiz Üçlü’nün ışıltılı hükümdarı, Roma kentinin, sakinlerinin, kralının ve görüntüsüyle sevgi esinleyen tapınağının üstünden eksik etme, eksik etme kayranı!”

Kaynaklar:

Mabeyinci Pavlos. Ayasofya’nın Betimi. Samih Rifat. Kırmızı Kedi Yayınevi, 2018.

https://www.pexels.com/photo/ornamental-walls-of-aged-cathedral-in-daytime-7542146/

https://www.pexels.com/photo/low-angle-shot-of-the-rotunda-inside-the-hagia-sophia-9288837/

https://www.pexels.com/photo/the-hagia-sophia-grand-mosque-11463926/

Yazar: Aynur Genç

İnternet sitesi https://mubatblog.online
Yazı oluşturuldu 134

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

English EN Français FR Español ES Türkçe TR
%d blogcu bunu beğendi: