Frankenstein’ın Sırrı

Mary Shelley

Mary Shelley’nin klasik romanı Frankenstein (ya da Modern Prometheus), hikayesi on sekizinci yüzyılda geçiyor olsa da insanlığın kendisi kadar eski bir sorunu, “insan olma sorununu” anlatıyordu. “Çılgın bilim adamı” tiplemesinin erken örneklerinden biri olan Victor Frankenstein, yaşamın gizini ararken yaşamın kendisini yaratmıştı, ve bu yaratı, Frankenstein’ın yaratığı, insanın varlığının, bilincinin ve tarihinin ne kadar çarpık olduğunun bir kanıtı gibiydi.

Apollo ve Daphne

Yaratık, ne olduğunu ve neden var olduğunu anlayamıyordu. Tek başınaydı, çünkü Frankenstein, yaratısı karşısında dehşete düşmüş ve onu terk etmişti. Çalışması başarıya ulaşana kadar gecesini gündüzüne katıp uğraşmıştı, aklında yalnızca bir insan yaratmak vardı, hayat vermekten, o harlı ateşi yakmaktan başka hiçbir şey umurunda değildi. Bu bağlılık, bu heves, o ateşin ilk kıvılcımı ortaya çıktığı anda ortadan kayboldu.

Ortaya çıkardığı şeyi, öncesindeki o uzun, yorucu, verimli, bilinmez süreçle kıyaslayamıyordu belli ki. “Hayat” yaratılmıştı işte, bundan sonra sürprizler yoktu, gidilecek başka bir yön yoktu, merakın ve coşkunun büyüsü bozulmuştu. Daphne’yi, onu yakalar yakalamaz kaybeden Apollo gibi, toprağa zehirli kökler salan bir defne ağacının karşısındaydı Frankenstein. Başarılı olmuştu, ve bu inanılmaz derecede can sıkıcı, dahası, tehlikeliydi. O halde yaratığın varlığından, daha önemlisi de yaratık ile Frankenstein’ın arasındaki bağdan hiç kimsenin haberi olmayacaktı.

Böylece Frankenstein’ın vicdan azabı ve kayıplarla dolu hikayesi başlamış oluyordu. Kendi yarattığı “canavar” sevdiklerinin bir bir canını alırken o sessiz olmak zorundaydı, acı çekmek için, mutsuz görünmek için yeterli sebebi vardı, kimseye bir açıklama yapmak zorunda değildi, ancak maalesef bu gerçekler iç rahatlatıcı olmaktan çok uzaktı.

Çünkü Frankenstein, yaşamaya devam ediyordu, sonsuz gökyüzü onu etkiliyordu, yağmur onu ıslatıyordu, soğukta, üşüyordu. Hayata kayıtsız kalmak imkansızdı, duyarlılık ise, suçluluk duygusu insanın üzerine bir kere çöktü mü katlanılması çok zor bir meziyetti.

İstirahatteyiz; bir rüyanın bile var gücü uykuyu zehirlemeye.

Kalkıyoruz; bir başıboş düşünce bile yetiyor günü mundar etmeye.

Hissediyor, tasarlıyor, akıl ediyoruz; ya var halimiz ağlamaya ya da gülmeye

Böylece, hikaye boyunca Frankenstein ve yaratığı, kendi biricik yollarından gitmeye devam ettiler. Birbirlerini görmüyorlardı ama sadece birbirlerini düşünüyorlardı, sadece birbirlerinin eylemlerinin sonuçlarını yaşıyorlardı, dahası, yaratığı, Frankenstein’ın peşindeydi.

Hikayenin ortasında gerçekleşti ikinci karşılaşmaları, Frankenstein ve ailesi, Mont Blanc eteklerinde yer alan Chamounix Vadisi’ne bir geziye çıkmışlardı. Frankenstein sakindi, tüketici bir acının şiddetli fazı sona erdiğinde geriye kalan sisin, o sevimsiz kaygısızlığın tadını çıkarıyordu.

Art arda gelen olaylarla yükselen hislerin sonrasında gelen, ruhun umudunu da korkusunu da alıp götüren eylemsizlik ve kesinliğin getirdiği o ölü sükûnet…İnsan zihnine bundan daha fazla acı veren bir şey yoktur.

Chamounix Vadisi

Hava soğuktu, Frankenstein kayalara tırmanıyor, zirveleri sisle örtülü dağları seyrediyordu, ruhunun ağırlığını doğanın heybetine yüklüyordu. Buz denizi ve koyu renkli çamlar etrafını kaplamışken, soluk maviye, griye, koyu yeşile ve siyaha bulanan ruh hali gittikçe tekinsiz bir hal alırken çıktı yaratık karşısına.

Buz gibi yağmurun, rüzgarın ortasındaydılar, bir rüyadan uyanmak gibiydi karşılaşmaları, ya da daha doğrusu, yalnızca bir rüyada karşılaştığınız birini görmek gibiydi. Gerçekdışıydı, anlamsızdı, şiddetliydi, her gün olacak bir iş değildi. Yine de varlıkları, hiç bu kadar gerçek hissettirmemişti daha önce. Zaman durmuştu, dünyada yalnızca iki kişi kalmıştı.

Bir arada bulunmaları katastrofik bir etki yapan bu iki kişi çok geçmeden tekrar kendi yollarına gitmek zorundalardı, hikayenin devam edebilmesi için bu uzak, bilinmez kovalamacanın sürmesi gerekiyordu. Her şey yok olmadan önce, geri dönülemez bir yıkıma sürüklenmeden önce aralarındaki sorunu çözüme kavuşturmalı ya da içinden asla çıkılamayacak bir hale sokmalıydılar. Sonunda ikisi de yok olacaktı, ancak bu mutlak yok oluşa kadar buz gibi havalarına, sert iklimlerine ve ışıltılı sohbetlerine tanık olmak herkese iyi gelecekti, son ne kadar geç gelse o kadar iyiydi.

Böylece ikisi birlikte yaratığın kulübesine girdiler, ateşin başına oturdu Frankenstein ve hikayenin öteki yüzünü dinlemeye başladı, yaratığının kendisininkine paralel giden, tıpkı onunki gibi sürekli artan acısını, bu acıya neden olan olaylar silsilesini öğrendi.

Frankenstein ve “Canavarı”

Hikayenin sonunda da ona bir söz verdi, bundan sonra gidilecek iki yol vardı, iki yolun sonu da kaçınılmaz yıkıma çıkıyordu. Ama bunlardan birini hevesle görmezden geldi Frankenstein, kısa bir süreliğine de olsa içi umut dolmuştu, kurtulduğunu düşünmüştü. Bu sayede hikaye devam etmiş oluyordu, yaratık umutla bekliyordu, Frankenstein hayatının sonuna yaklaştığını hissediyordu. Sonları gecikecekti, etraflarındaki herkesi, her şeyi, istemeden de olsa tüketecek ve ancak o zaman hayatlarını terk edeceklerdi.

Ağır geçmişleri ve duygulanımları, yorgun bedenleriyle birlikte kutup denizinin karanlık sularına karışacaktı. Bundan sonra görülecek bir şey yoktu, ama o kaçınılmaz duygular ve çıkmazlar, denizi aşabilirdi, su sürekli hareket halindeydi, tüm dünyayı çevreler ve oradan oraya taşınırken, uğramadığı tek bir zihin kalmayacaktı Frankenstein’ın ve yaratığının kadim tekinsizliğinin.

Kaynaklar:

Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2020.

https://en.wikipedia.org/wiki/Mary_Shelley

https://en.wikipedia.org/wiki/Frankenstein

https://en.wikipedia.org/wiki/Daphne

http://knarf.english.upenn.edu/V2notes/valley.html

Yazar: Aynur Genç

İnternet sitesi https://mubatblog.online
Yazı oluşturuldu 134

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

English EN Français FR Español ES Türkçe TR
%d blogcu bunu beğendi: